Archive for the “Mevlana” Category

July 31, 2010 Categorized under Mevlana

Mevlana Hikayeleri: 13. yy Anadolu’da ki Durum





On üçüncü asırda Anadolu siyasî çalkantılar içindeydi. İçerideki koltuk ve makam kavgaları, kardeşleri birbirine düşman etmişti. Bu kargaşa ve kavgalarla, Selçuklu Devleti, eski kuvvetini yitirmişti.

Ardı arkası kesilmeyen, Batıdan gelen haçlı seferleri, ülkeyi talan etmişti. Doğudan gelen Moğollar ise yaka yıka ve öldüre öldüre Anadolu’nun büyük bölümünü işgal etmişti.

Bu maddî çöküntüye bir de manevî kargaşa eklenmiş, İslâm’ı yanlış yorumlayan birçok anlayış ortalığı kaplamıştı.

Anadolu insanında tam bir ezilmişlik ve ümitsizlik havası hâkimdi.

Osmanlı Beyliği ise henüz müstakil olarak varlığını ortaya koymuş değildi.

Halk son derece fakirleşmiş, ondan da öte, işgal ordularının zulmü altında can korkusuyla yaşar olmuştu.

İşte böylesine bir kargaşanın ortasında bunalmış, bıkmış ve bezginleşmiş Anadolu insanı, bir moral kaynağı bulmuştu:

Mevlana…

Incoming search terms for the article:

July 28, 2010 Categorized under Mevlana, Mevlana Sözleri

Ne olursan ol gel





Ey Mevlana!

Sen insanı, “hazret-i insan” bildin. İnsanlar da seni, insanlığın en parlak yıldızlarından biri bildi. Sen açtın yüreğini kocaman, koskocaman; yüreğin kadar büyüdün. Hiç kimsenin acı ve azap çekmesini, Cehenneme düşmesini istemedin.

Bu sebeple seslendin herkese, her kesime ve en feci günahlara düşmüşlere…

“Gel, gel, gel!

Ne olursan ol, gel!

Kim olursan ol, gel!

Tövbeni yüz kere bozmuş olsan da gel!” dedin.

Çünkü senin dergâhın, ümitsizlik dergâhı değildi.

Ümitlerin tükendiği yerde, Rahman ve Rahim Olan’ın merhameti, şefkati ve bağışlayıcılığı vardı.

Sen bu coşkun rahmeti fark ettin; bize de fark ettirdin.

Biliyordun ki Rabbinin affı sonsuzdu, bağışlaması sınırsızdı, rahmeti gelmek için hep vesile arardı.

İşte sen, o Allah ahlakının güzel bir temsilcisiydin.

Şimdi ise o ahlaka çok muhtacız, o pırıl pırıl kalbinin coşkun duygularına pek hasretiz. İşte bu sebeple bir kez daha çalıyoruz kapını.

O hiç kapanmayan ve hep çağıran dergâhında, bizim de olsun yerimiz.

Lâyık olmasak da kabul edeceğini biliyoruz. Çünkü yedi asır sonra hâlâ kulaklarımızda çınlıyor davetin, “Gel, gel!” diyen sesin…

Incoming search terms for the article:

Sayfa 3 - 3123