Archive for the “Mevlana” Category

August 9, 2010 Categorized under Mevlana

Şems ve Mevlana





Bitmek bilmez iktidar mücadeleleri, dinî çatışmalar, mezhep kavgaları, siyasî çalkantılar… 13. yüzyılda Anadolu bunların hepsine yakından şahit idi. Batı’da, Kudüs yolundaki Haçlılar Konstantinopolis’i işgal edip yağmalamışlar; böylelikle Bizans İmparatorluğunun bölünmesine yol açmışlardı. Doğu’da, Cengiz Han’ın askerî dehası, yüksek disiplinli Moğol Ordularının nüfusunun hızla yayılmasını sağlamıştı. Bizans kaybettiği toprakları, refahı ve iktidarı geri kazanmaya uğraşadursun, arada kalan çeşitli Türk Beylikleri de kendi aralarında savaşmaktaydı. Emsali görülmemiş kavga ve kargaşalar hüküm salmıştı bu yüzyıla. Hristiyanlar Hristiyanlarla, Hristiyanlar Müslümanlarla, Müslümanlar da Müslümanlarla çatışmaktaydı. Ne yana gitseniz husumet ve hamaset, ne yöne dönseniz ıstırap ve hırs, kime rastlasanız gelecek günlerin daha ne yıkımlar getireceğine dair tedirgin, gergin bir bekleyiş…

Tüm bu vaveylanın ortasında, cümle şehirlerden Konya’da, bir İslam âlimi yaşardı. Pek çoklarının Mevlana, yani “Efendimiz” diye seslendiği bu mümtaz şahsın dört bir yandan gelmiş binlerce müridi, hayranı vardı. Tüm Müslümanlara ışık tutan bir fener addedilirdi. Nâm-ı diğer Celaleddin Rumi.

1244 senesinde Rumi, Tebrizli Şems ile tanıştı. Seyyah bir Kalenderiye dervişiydi Şems; dilinin kemiği yoktu. Yollarının kesişmesiyle başlayan süreç her ikisinin de yaşamlarını kökünden değiştirdi. Öylesine sağlam, müstesna bir gönül birliğinin başlangıcıydı. Aralarındaki bağı daha sonraki yüzyıllarda yaşayan mutasavvıflar iki ummanın kavuşmasına benzettiler. Bu benzersiz yarenlik sayesindendir ki Rumi, önceleri hâkim çizgiye daha yakın duran bir din âlimiyken, alışageldik tüm kurallardan çıkmaya cüret ederek adanmış bir gönül ehli, aşkın ateşli savunucusu, semanın yaratıcısı ve tutkulu bir şair oldu. “İslam âleminin Shakespeare’i” diye anılmasına yol açacak muazzam eserler bıraktı geride. Derinlere kök salmış taassupların, önyargıların çağında evrensel, kapsayıcı, ve barışçıl bir maneviyatı savundu; kapısını istisnasız her insana ardına kadar açık tuttu. Tıpkı o zamanlar olduğu gibi, bugün de nicelerinin “kâfirlere karşı savaşmak”  olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde durdu. Kişinin kendi egosuna karşı sonuna kadar mücadele ederek adım adım nefsini yenmesini salık verdi.

Mamafih herkes kabullenmedi bu fikirleri; tıpkı yüreklerindeki aşk tufanına herkesin açık olmadığı gibi. Tebrizli Şems ve Rumi arasındaki o kuvvetli ruhani münasebet, dedikodulara, iftiralara, saldırılara maruz kaldı. Söylediklerinin küfre vardığını iddia edenler oldu. Yanlış anlaşıldılar. Tartışıldılar. Kıskanıldılar. En sonunda belki de en yakınları tarafından ihanete uğradılar. Tanışmalarından üç sene sonra trajik bir şekilde birbirlerinden kopartıldılar.

Ama hikayeleri burada bitmedi.

İşin aslı, hiç sona ermedi bu hikaye, devam etti. Neredeyse sekiz yüzyıl sonra bile, Şems’in ve Mevlana Celaleddin Rumi’nin ruhları bugün hâlâ diri ve hercai, sema etmekteler aramızda…

Incoming search terms for the article:

August 5, 2010 Categorized under Mevlana, Mevlana Hikayeleri

Mevlana Hikayeleri: Mevlana’nın Çevresi





Mevlana’nın çevresi, halkın fakir ve esnaf kısmından oluşuyordu. İçlerinde işçi, çiftçi, çoban, kasap, derici, dokuyucu, kâtip, hattat, esnaf olan kimseler vardı. Mevlana daima bu mütevazi insanlarla bulunur, sohbet ederdi. Mevlana, kalender ve edepli insan yetiştirmenin ve geliştirmenin aşkıyla yanar yakılırdı.

Yine bir gün bu fakir dostlarıyla samimi bir sohbete dalmışken, onları gören Emir Kemaleddin, Emir Pervane’ye dedi ki:

“Hz. Pir’in bütün bağlılıkları halktan insanlar ve esnaf… Nerede bir çulha, bakkal, terzi, kasap varsa onlar geliyorlar.”

Tabii ki bu tespitin altında, o insanları sıradan ve basit görmek fikri vardı. Mevlana, konuşulanları duymadı ama anladı.

Devlet yöneticisi olan kişilere şöyle konuştu:

“Bizim Mansur’umuz, hallaç (pamuk atıcı) değil midir? Ebu Bekir nessac (bez dokuyucu) değil midir? Bir azizimiz zeccac (camcı) değil midir? Sanatın, marifet-i İlahiye (Allah’ı tanımaya) ne zararı vardır?”

Mevlana, insanın kendi kazandığı ile geçinmesine çok önem verirdi. Zaten peygamberler ve evliya da öyle yapmışlar, kimseye yük olmak istememişlerdir.

Güzeller Güzeli Efendimiz de çok vakit fakir sahabeyle oturur, sohbet ederdi. Ashabını da fakirlerle, yetimlerle, güçsüzlerle beraberliğe ve sohbete teşvik ederdi. Üstelik, “Fakirliğimle iftihar ederim!” diyen o değil midir?

Bazı Allah dostları da mektuplarını, “Hadimü-l Fukara (Fakirlerin Hizmetçisi)” diye imzalamışlardır.

Incoming search terms for the article:

July 31, 2010 Categorized under Mevlana

Mevlana





Mevlana, Horasan’ın Belh şehrinde 30 Eylül 1207 tarihinde doğmuştur. Belh, bugünkü Afganistan sınırları içerisindedir.

O tarihte Belh, çok meşhur bir şehirdi. Çünkü ipek yolu üzerindeydi ve iktisadî açıdan oldukça hareketliydi. Ayrıca önemli bir ilim merkeziydi. Camileri, medreseleri ve sarayları ile ün salmıştı.

Mevlana’nın asıl adı, “Celaleddin Muhammed”dir. “Hüdavendigâr” lakabıyla da anılır. Daha sonra ise, “Mevlana” adı yayılmıştır.

Mevlana, “efendimiz” demektir. Ona gönül verenlere de “Mevlevi” denir.

Hayatının çoğunu o zamanlar “Rum diyarı” olarak bilinen Anadolu’da geçirdiği için, ona “Rumi” de denilmiştir.

Incoming search terms for the article:

Sayfa 2 - 3123