Archive for the “Mevlana” Category

August 19, 2010 Categorized under Mevlana, Mevlana Hikayeleri

Mevlana’nın İnsan Sevgisi





Mevlana’nın insan sevgisi tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Aynı zamanda Mevlana’nın insanlara duyduğu saygı da tarif edilemeyecek kadar derindi: Ayırmadan herkese saygı ve sevgi… Başkaları da bu nezakete karşılık verirler, ona saygı göstermeye uğraşırlardı. Mesela bir topluluğa girdiği zaman kendisine saygı duyarak ayağa kalkarlardı. Mevlana bunu istemezdi. Hele de kendisi için birini oturduğu yerden kaldırdıkları zaman bu hale çok üzülürdü.

Mevlana’nın insan sevgisi ne güzel bir örnek:

Mevlana bir gün hamama gitmişti. Soyunup hazırlandı, yıkanma yerine girdi. Girdi, ama girmesiyle çıkması da bir oldu. Tekrar giyindi ve gitmeye hazırlandı.

Sebebini sordular.

Dedi ki:

“Soyunup hamama girmiştim. Tellak beni görünce, bana yer açmak için bir şahsı havuzun başından uzaklaştırdı. Benim yüzümden rahatsız edilen o kişiye karşı utancımdan o kadar terledim ki dayanamayıp dışarı çıktım!”

Hey koca Mevlana, güzel insan!… Şimdi manevi torunların, birbirinin yerini kapmaya çalışıyor. Gücü yeten bazı zalimler, fukaranın etini ekmeğini bile elinden kapmaya uğraşıyor.

Sen ise bir havuz başında yer açılmasını bile istemedin kendine. Biz ne yerler açıyoruz kendimize, kul hakkını yiye yiye, eze eze, üze üze, neleri kimlerden kapmaya çabalıyoruz…

Mevlana’mız! Bizim de biraz efendileşmemiz için himmetini dileriz.

Incoming search terms for the article:

August 16, 2010 Categorized under Mevlana, Mevlana Hikayeleri

Mevlana Hikayeleri: Hiç





Mevlana, “Muhammedî” ahlakın temsilcisi olduğu için kendi benliğini silmiş ve varlık iddiasından geçmiştir. Hem de nasıl bir geçmedir bu… Ne gurur, ne benlik, hatta ne de varlık kalmıştır.

 Öyle mütevazidir ki şöyle haykırır:

 “Sarığıma, cübbeme, başıma, bu üçüne birden paha biçtiler. Her üçünü birden değerlendirdiler de bunlara bir kuruştan daha az fiyat biçtiler.”

 “Sen dünyada benim adımı hiç mi duymadın? Ben bir hiçim, hiçim, hiçim!..”

 Mevlana, onca ilim ve irfan derinliğine rağmen, kendini “hiç” olarak görüyor.

 Peki bizler kendimizi nasıl görmeliyiz?

 Eskiden duvarları çokça süsleyen bir hat eseri vardı. Bu levha, hat sanatının en güzel örnekleri olarak duvarlarda yerini alır, gönülleri titretirdi. Bu levhalar üç harften ve kısacık bir kelimeden meydana gelirdi.

 Tahmin etmişsinizdir; bu levhalarda “hiç” yazardı.

 İnsanlar bu yazıyı okudukça kendilerinin ve içinde yaşadıkları dünyanın fâniliğini, gelip geçiciliğini hatırlayıp iç dünyalarına çeki düzen verirlerdi.

 Evet, maddî hayatın sonu, gerçekten de hiçlikti, hiçti. Devam eden, sona ermeyen, hep süren, manevî varlığımızdır. Dolayısıyla, nasıl olsa sona erecek olan maddî varlığımız, sona ermeden önce onun hiçliğini düşünmek ve ona göre hazırlanmak gerekir.

 Bu sebeple de Efendimiz, “Ölmeden önce ölünüz, hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” Buyurmuştur.

 Hazreti Mevlana bu levhayı kendi gönül duvarına asmış da dünya âleme ilân etmektedir:

 “Ben bir hiçim, hiçim, hiçim!…”

 Kulluğu hayatın gayesi ve şerefi bilen bu insanda benliğin, bencilliğin, gururun zerresi bulunabilir mi?

 Mevlana bu hususta niçin böylesine hassastır?

 Sebebi çok önemlidir:

 “Sen sende oldukça ve sen kendine taptıkça, senden sana yol vermezler. Senin varlığın ve kendini bir şey sanman sende bulundukça, huzuru bulurum zannetme. Çünkü sen hâlâ benlik putuna tapmaktasın.”

 İnsanların bir kısmı zenginlikleriyle, bir kısmı makamlarıyla, bir başka kısmı ilimleriyle övünürler. Bunların yanı sıra daha birçok gurur konusu vardır: Kuvvet, güzellik, meslek ve marifet, ahlak üstünlüğü, hatta ibadet çokluğu…

 Aslında bunları Allah’tan bilmek gerekir. Yapan yaptıran, Allah’tır; insan vesiledir. Başarısından dolayı gururlanmak ve üstünlük taslamak değil, yaptırana, nasip edene şükretmek zorundadır.

 Ancak sahip olduklarını, kazandıklarını, başarılarını kendilerinden bilenler, gizli şirk içindedirler. Yani örtülü biçimde, kendini Allah’a ait sıfatlara ortak olarak görmektedir.

Incoming search terms for the article:

August 14, 2010 Categorized under Mevlana

Mevlana’nın Hoşgörüsü





Mevlana’nın Hoşgörüsü:

Mevlana’nın Hristiyan ahaliye ve papazlara hoşgörüyle yanaşıp yaklaştığı zamanlar, haçlı ruhunun büsbütün azgınlaştığı bir dönemdi. Anadolu, haçlı ordularının zalim kılıçları altında inliyordu. Ancak Müslümanlar, aynı zamanda ve aynı şehirde bir arada ve dostça yaşıyorlardı.

Böyle bir müsamahayı hiçbir Batı ülkesinde ve şehrinde görmek mümkün değildir. Bu sevgi medeniyetinin yaşanmasında elbette ki başta Mevlana olmak üzere bütün Allah dostlarının gayreti vardır. Bir yanda acımasızca saldıran haçlı orduları, diğer yanda bu saldırıyı hiçbir şekilde gündeme getirmeyen, halkı kışkırtmayan, tam tersine Allah’a kulluğa çağıran Mevlana…

Bu suretle, orduların kılıç kuvvetiyle yapamadığını, iman, ahlak ve faziletle yapan Mevlana… İmanını, İslam’ı yayan, benimseten, ahlakına hayran bırakan Mevlana…

Ülkenin bütünüyle tehlikeye girdiği bir zamanda gönül fetihleri yapmaktan bir an geri durmadı Mevlana. Çünkü Batıdan saldıran Haçlılar, çekilip gittiler. Doğudan gelen Moğollar ise zaman içinde güçlü İslam kültürü içinde eriyip gittiler.

Mevlana, gönlü, kana, kine, kılıca ve her türlü acımasızlığa karşı kazanan taraf oldu.

Böylece Mevlana, bize bugün ve yarın ne yapacağımızı da göstermiş oldu.

Incoming search terms for the article:

Sayfa 1 - 3123